Bu yazımızda “Başka bir deyişle” serimize devam ediyor, çeviri esnasında bir tercümanın başka bir şeyle meşgul olup olamayacağına, mesleğin getirdiği alışkanlıkların hayatı nasıl etkilediğine, Cenevre araştırmacılarının deneylerine ve tercümanlık mesleğinin beyindeki kaudat çekirdeğine nasıl bir etkisi olduğuna değineceğiz.
Bu kısma havadan sudan bir muhabbet zemin hazırlamıştı doğrusu. Biri bana simultane tercümanların çok yetenekli insanları olduklarını, hatta çalışırken bulmaca bile çözebildiklerini söylemişti. Ne bir addan ne bir tarihten ne de bir yerden söz edilmişti, haliyle de kuşkuyla bakmıştım. Ama gerçekten de öyle miymiş diye öğrenmek için birkaç profesyonel tercüman ile görüşmüştüm. Biri öyle bir söylenti duymuş olabileceğini söylemiş, diğerleri pek önemsememişti; şehir efsanesidir deyip geçmişlerdi.
Ben de Moser-Mercer’e tercüme yaparlarken başka bir şey yapıp yapamayacaklarını sordum. Kadınların ağırlıkta olduğu bir alanda kimilerinin örgü ördüğünü, daha doğrusu örgünün popüler bir zaman geçirme uğraşı olduğu dönemlerde bu durumun görüldüğünü söylemişti. Böyle olunca elle yapılan sıradan bir şeyin çevirinin beyinsel aktivitesinin tamamlayıcısı olmasına anlam verilebiliyorsunuz. Peki ya bulmaca çözmek? Moser-Mercer bunu denememiş ama istinai durumlarda, mesela benzer bir konu başlığı veya basit cümleler kurarak konuşan biri olması vs. gibi durumlarda bunu yapabileceğini söylüyor.
Böylesi bir becerinin mümkün olabilmesi simultane tercümanların beyinlerinde ilginç şeylerin olduğuna işaret ediyor doğrusu. Tercüman beyinlerinin mesleklerine göre şekil almasının düşündüren başka sebepler de var. Kendilerini arka plana atabilmelerini buna örnek verebiliriz. Normal durumlarda kendi sesinizi dinlemeniz söylediklerinizi denetleyebilmeniz adına olmazsa olmaz bir şeydir. Ama tercümanlar çevirdikleri kelimelere dikkat etmek zorunda oldukları için kendi seslerini daha az odaklanmayı öğrenebiliyorlar.
Bu ilk olarak yirmi yıl önce İtalya’daki Trieste Üniversitesi’nde Franco Fabbro ve meslektaşlarının yaptığı basit bir deneyle kanıtlanmıştı. Fabbro yirmi dört öğrenciye bir yandan kendi seslerini dinlerken diğer yandan haftanın günlerini ve ayları tersten sesli olarak söylemelerini istemişti. Başta gecikme olmadan kendi seslerini duydular. Sonra aynı şeyi yüz, iki yüz ve üç yüz milisaniyelik gecikmelerle tekrarladılar. En ufak bir gecikme dahi konuşmanın düzenini bozuyordu, dinleyenlerin yavaşlamasına, kekelemesine, kötü telaffuzlara ve bir yerden sonra durmalarına sebep oluyordu. Elbette öğrencilerin çoğu hatalar yaptı. Ama grubun yarısı üniversitenin mütercim tercümanlık bölümünde üçüncü veya dördüncü sınıf öğrencisiydi ve bu öğrenciler ciddi bir aksama yaşamadılar.
 
İş yerinde edinilen bazı alışkanlıklar eve taşınabiliyor. Bunlardan biri de deneyimli tercümanların, konuşmacıların ne söylemek üzere olduklarını tahmin etme hızı oluyor. “Kimle konuşursam konuşayım, kulaklık takıp takmamam fark etmez, cümlenin sonunu bilirim” diyor Moser-Mercer. “Cümleni bitirmeni beklemem. Biz tercümanların çoğu bunu eşlerimizden, çoluk çocuğumuzdan biliyoruz, duyuyoruz. ‘Bitirmeme izin vermiyorsun ki…’ Ne kadar da doğru. Hep balıklama atlıyoruz.”
 
Tercümanların aynı zamanda zorlayan konuşmacılarla çalışırken stresle baş edebilme ve kendini kontrol edebilme gibi yetilere sahip olmaları gerekir. Tercümanlarla yapılan anketlerden yola çıkılarak hazırlanmış bir değerlendirme yazısında bu mesleği yapanların, mesleğin bir sonucu olarak gergin, huysuz, alıngan ve kendini beğenmiş kişiler olduğu yazıyordu. Belki öyleydi. Ama bunları Marisa, Carmen veya Anne’de görmemiştim.
 
Birkaç sene önce Cenevre araştırmacıları çok dilli elli öğrenciden bir beyin tarama cihazına girmelerini ve bir dizi dil egzersizi yapmalarını istedi. Birinde denekler sadece bir cümle dinleyip hiçbir şey söylemediler. Diğerinde ise öğrenciler cümleyi aynı dilde tekrarladılar. Üçüncüsü ise en güç olanıydı; deneklerden duyduklarını tekrarlamaları ve bu sefer başka bir dile çevirmeleri istendi.
 
İdrak edebilme yetisi bakımından seviye oldukça artmış gibi görünüyor. Başta öğrencilerin sadece dinleyip tekrarlamaları gerekiyordu. Üçüncü görev eşzamanlı olarak tercüme edebilmek için anlamı ve nasıl çevireceklerini düşünmelerini gerektiriyordu. Ancak taramalarda herhangi bir sinirsel patlama görülmemişti. “Büyük bir ek uğraş yoktu,” dedi Hervais-Adelman. Kavrama veya birbirine eklemeyle görevli bölgelerde fazladan bir aktivite yoktu mesela. “Az sayıda ve belirli bölgeler tercümenin ekstra iş yükünü üstlenmişti o kadar.” Bahsedilen bölgeler arasında hareketi kontrol eden premotor korteks ve kaudat gibi bölgeler bulunuyordu. Tercüme, başka bir deyişle, aslında kaynak eklemekten çok üzerinde uzmanlaşılmış kaynakları yönetebilmeyle alakalıydı belki.
 
Bu düşünce henüz teyit edilmedi ama Cenevre takımı bir yıl kadar sonra daha önceki deneylerde yararlandıkları bazı öğrencileri fMRI tarayıcısından tekrar geçmeleri için davet ettiklerinde bu konuya ağırlık verdi. Bu süre esnasında geri gelenlerden on dokuzu konferans tercümanlığı eğitimi aldı, diğerleri ise tercümeyle alakası olmayan alanlarda eğitim gördü. Tercümanlık eğitimi görenlerin beyinleri değişmişti, özellikle de kaudat bölgeleri bundan nasibini almıştı ama beklediğiniz tarzda bir değişim değil bu; tercüme görevi esnasındaki aktivite azalmıştı.
Kaudatın daha verimli bir koordinatör olmuş olması veya diğer yapılara nasıl daha çok görev çıkartabileceğini öğrenmiş olması ihtimaller arasındaydı.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT